Bir Sosyal Medya Trajedisi

İnsanların yediden yetmişe makineleştiği bir yüz yılın içerisindeyiz. İnsan nesli sanayi devriminden beri hiç bu kadar çaresiz duruma düşmemişti. Müzik kültürü yozlaştı, yeme-içme kültürü yozlaştı, kılık kıyafet kültürü yozlaştı, alfabe, dil, örf, duygularımız, toplum olma bilinci, kızgınlıklarımız, hassasiyetlerimiz, dini ritüeller… Saymakla bitmeyecek olan ve bizi biz yapan duygu, düşünce ve davranış biçimlerinde aşırı bir yozlaşma var. Bu durum sadece Türk milletinde yok; Rusya, Türkî Cumhuriyetler, Balkan Coğrafyası ve Ortadoğu bu yıkımı en bariz biçimde yaşayan bölgelerdir.

Orta Avrupa ve Amerika ise; Rönesans, Reform ve Coğrafi Keşifler döneminde kendi iç dejenerasyonunu onarmış bir nevi tamamlanmıştır. Biz mahvolduk sıra sizde mantığı ile Ortadoğu ve Afrika coğrafyasını sömürmeye başlayan Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere, İspanya vs. bugün farklı bir yöntemle bu politikayı sürdürmektedir.

İlk paragrafta değindiğim yozlaşma zincirine sebep olan yegâne unsur tüketimdir. Bu zihniyete göre tüketimi vurgulamak veya özendirmek için herhangi bir sınır yok.

Onlar için;

  • Her yaş grubu potansiyel bir “tüketici”dir.
  • Her coğrafi bölge potansiyel bir “pazar”dır.
  • Her inanç veya her etnik unsur kullanılacak bir “işgücü”dür.

Mesela ergenlik çağındaki gençleri veya ergenlik öncesi dönemini yaşayan çocukları onların dengi olan bir “ünlü(!)” ile etkiliyorlar. Artık çizgi filmler ile propaganda yapma çağı kapandı şimdi direkt olarak sömürecekleri kitleye uygun bir rol model meydana getirip onun vasıtasıyla amaçlarını gerçekleştiriyorlar.

Fantastik kahramanlar üretip, romanlar yazıp, sinema filmleri çekip, Youtube kanalı açıp toplumun her katmanı için ayrı bir yozlaşma harekâtına girişiyorlar. Bunları organize eden grubun amacı insanlarda bir tüketim alışkanlığı oluşturmaktır. Büyük oranda başarılı oldular.

Üretmeyi yorgunluk sayan ve duygusal açıdan android cihazlardan farksız bir “şey” halini alan insanoğlunun, gidişatı sahiden de çok korkutucu.

Son 10 – 12 yıldır sosyal medya denilen bir fenomenin esareti altındayız. 2004’ten bugüne an be an gelişen bir kültür olan sosyal medya, bugün eğlence, reklam ya da iletişim platformu olmaktan çıkmış, ülkelerin politikalarına yön verir hale gelmiştir.

Sosyal ağ kültürü her geçen gün gelişimini sürdürmektedir. Youtube, Blogger ve Linkedin ile başlayan süreç bugün başta Facebook ve Twitter olmak üzere Pinterest, Tumblr, Foursquare, İnstagram, Vine ve Periscope’u da yanına alarak yoluna devam etmektedir. Bu mecraların ortak gayesi ekonomik kâr olduğu gibi toplumların siyasi ve sosyal değerlerini değiştirmeye yönelik de bir amaçları vardır.

Sonuçta örf, gelenek veya kültür, insanı sınırlandıran kavramlardır. Özgür insan istediği her şeyi tüketmeye hakkı olan insan(mış)… İşte, bazıları özgürlüğü bu denli kısıtlıyorlar. Hukuka göre başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadığın müddetçe özgürsün. Bugünse işler değişti; başkasının özgürlüğüne müdahale edebildiğin derecede özgürsün…

İşte bu kafa yapısı çok tehlikeli…

Türkiye Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bu toplum genelde “üretmemek” nedeniyle ekonomik krizler ve sosyal problemler yaşamıştır. Osmanlı’nın yıkılmasındaki ana sorun da buydu. Sanırım bu durumu özetleyen en güzel sözcük “rehavet” Evet biz toplum olarak çok çabuk rehavete kapılıyoruz. Bu da üretim mekanizmasının bir disiplin haline gelmesini engelliyor.

Üretmeyi bırakıp dışa bağımlı olduğumuz için diğer bir ifadeyle başkasından medet umduğumuz için bu zamana dek daima kaybettik. Hazıra dağ dayanmaz diye bir söz vardır. Sürekli tüketim, gün gelir kitlesel bir iflas yaşanmasına sebep olur. Soyutlaştırmak gerekirse an gelir birbirimizi yemeye başlarız. Tıpkı Cengiz Han’ın, Çin’i ablukaya aldığı aylarda Çin halkının açlıktan birbirini yemeye başlaması gibi…

Klasik ifadelerle meseleyi geçiştirmeyi sevmediğim için konuyu derinlemesine işliyorum. Ancak yanlış anlaşılmak istemem. Kapitalist anlayışı benimsediğim veya tek tip bir düzen istediğim zannedilmesin. Benim söylemek istediğim şey şu; tüketimle birlikte üretime de gayret edelim. Hatta ve hatta üretimi özendirelim, teşvik edelim. Bunu yaparken üretimi eşit bir zeminde paylaştırmak önemlidir. Aksi halde üretimin tekelleşmesinden kaynaklanan bir kriz yaşanır.

Facebook’da sabah 5’e kadar vakit harcayarak halkı kurtaracağını zannedenler, kimin ürettiği belli olmayan asılsız içerikleri savunarak aydınlanacağını umanlar, editörden geçmeyen ve kaynakçası eksik yazıları okuyarak bilge olduğuna inananlar üzgünüm ki yanılıyor. Tüm bunlar zaman tuzağıdır. Bunlarla bir yere varmak mümkün değildir.

Sosyal medya bugünlerde bir paylaşım ve eğlence platformu olmaktan çıkıp, tüketimin devamlılığını sağlayan, kimin daha fazla boş vakti olduğunu kayıt altına alan ve insanlara tembellik aşılayan bir podyuma dönüşmüştür.

Anlık olarak nerede olduğumuzu paylaşıyoruz, kiminle nerede nasıl ve niçin vakit geçirdiğimizi fotoğraflarlar ve videolarla anlatıyoruz. İnançlara, insanlara, toplumlara, devletlere, hükümetlere, siyasi partilere, derneklere, vakıflara, sanatçılara, yazarlara, şairlere, tarihe, kültüre, sanata, edebiyata, matematiğe, kurumlara, markalara, aileye, kadına, erkeğe, çocuğa, gence, yaşlıya kısacası tüm kurumlara ve 7’den 70’e herkese canımızın istediği gibi davranabiliyoruz. Çünkü biliyoruz ki sosyal medyada özgürüz(!) ve sanıyoruz ki sosyal medyada kesinlikle bir kısıtlama, yasak veya bir ayıp söz konusu olmamalı(!)

Artık her şeyi sosyal medyada yapmak istiyoruz. Facebook veya Twitter’da paylaşılan bir böreği like ederek karnımız doysa eminim bundan bile memnun olacağız. Yapay zekadan korkuyoruz ama ruh itibariyle çoktan android olduk!

Lafın kısası; sosyal medya, sosyal meydanı öldürdü. Parklarda gezmek, mahallemizde vakit geçirmek, komşularımızla oturup kalkmak ihtiyaç olmaktan ve olağanlıktan çıktı. Tüm bunlar lüks olmaya başladı. Lüksün tarifi bu denli değişmişse bence daha oturup bir kez daha düşünmemiz gerekiyor.

Hala gelişmekte olan ülkeler safındayız. Niçin ikinci dünya savaşına girip mahvolan Almanya 20 senede kendini toparladı, atom bombasıyla yerle bir olan Japonya nasıl oldu da bugün dünya devletlerine kafa tutar hale geldi? Peki biz Çanakkale’de tarih yazmamıza rağmen niçin hala emekliyoruz? Nasıl olur da bize topal muamelesi yapılmasına göz yumuyoruz?

Gelin bunu birlikte düşünelim…

Vaktinizi nerede ne şekilde öldürdüğümüzü eğer cesaretiniz varsa bir kâğıda yazın. Tükettiğimiz ölçüde üretiyor musunuz bunu herhangi bir yere yazmanıza gerek yok vicdanınıza sorun yeter. Önünüzdeki deftere yazmaya devam edin mesela toplumdaki herhangi bir kötü durum veya olaya Facebook, Twitter, Instagram aracılığıyla yaptığımız paylaşımlar dışında bir şeyler yapıyor muyuz? Kısacası sorunları düzeltmek için çaba sarf ediyor muyuz?

Şimdi defteri bir kenara koyup ardından bir aynanın karşısına geçin ve gözlerinize bakarak bunları kendinize tekrar sorun. Sonra yine gözlerinizin içine bakarak bütün bunlara yanıt verin

Kendinizi sorgulamaya devam edin. Söylesenize yeterince özgür müsünüz? Yahut şöyle sorayım yeterince özgür müyüz?

Kararlarımız bir başkasının güdümünde mi? Peki ne kadar sosyaliz? Klavyedeki tuşların sayısınca mı, okuduğunuz kitaplar tutarında mı? Bilmiyorum tüm bunları okuyunca ne düşündünüz… Acaba hep birlikte sosyal medyayı biraz abarttık mı?

Bana biraz öyle geliyor ama bir de size sormak istedim.

Bülten Aboneliğinizi Aktifleştirin

Güncel makaleler, sektörel haberler ve ücretsiz etkinlikler için mail listemize abone olun.

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz.

Bir şeyler yanlış gitti.

Bir Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir